ad
insan ve hayvanlarda beyin, gözler, kulaklar, burun, ağız gibi organların bulunduğu, vücudun üst ya da önünde yer alan bölümü.
bir topluluğu yöneten kimse.
bir şeyin başladığı yer, başlangıç.
ana öğe, temel.
dağ, tepe, ağaç gibi şeylerde en yüksek nokta.
bir şeyin yakını ya da çevresi.
bir şeyin genellikle yuvarlakça ucu.
iki ucu bulunan bir şeyin uçlarından her biri.
(kasaplık hayvan, kuru soğan, sarmısak için) tane.
önde gelen etken, neden.
güreşte pehlivanların ayrıldığı beş dereceden en yükseği.
deniz taşıtlarının ön tarafı.
sözcüğün ... başına biçimi adlardan sonra ve nicelik bildiren sözcüklerden önce gelerek üleştirme anlamı verir.
kimi adlar ya da sanlarla başta ya da sonda bileşerek önem ya da yönetim yönünden ilerde olan, önde gelen, en önemli, en üstün anlamında bileşik sözcükler oluşturur: başkent, başçavuş, başyazı, başbakan, aşçıbaşı, binbaşı... gibi.
baş sözcüğü birçok deyimde öz varlık anlamını taşıyan bir adıl gibi yer alır: Başının derdine düşmek, başı derde girmek... gibi.
en önemli, en başta gelen, birinci.
çok konuşarak birini rahatsız etmek.
usandırmak, bıkkınlık vermek, can sıkmak.
(bir iş) sürekli zarar etmek.
(iş ya da hasta) boyuna kötüleşmek, gün güne kötüye gitmek.
başına bir başörtüsü vb. örtmek.
(ekin) başak tutmak, başaklanmak.
(iki kişi) yanlarında kimse olmaksızın.
(iki kişi) birlikte, bir arada, beraberce.
gürültüden ya da çok konuşan birini dinlemekten kafası yorulmak.
sıkıntı veren durumlar için çözüm aramaktan çok yorulup düşünme gücünü yitirecek duruma gelmek.
bir işe ön ayak olmak, bir konuda öncülük etmek.
halayın başında yer alıp oyunu yönetmek.
çok çekici, olağanüstü.
(hız için) aşırı, çok, olağanüstü.
(koku vb.) baygınlık verici.
insan öldürmek ya da öldürtmek.
selam vermek üzere başını eğmek.
bir işi başarmak için fedakârca çalışmak.
elebaşılık etmek.
(çıban) olgunlaşmak.
(ekin) başak tutmaya başlamak.
kendini feda etmek.
(gemi) başını, göğsünü denize vererek ilerlemeye çalışmak ya da başını istenilen yöne çevirmek.
➽başvurmak.
(gemi) başını, dalgalı denizde çenesi görülünceye değin kaldırarak çok ağır bir biçimde denize vurmak.
öldürmek ya da öldürülmesini sağlamak.
makamından etmek.
(birini) şımartmak.
(bir işi) sona erdirmek.
(bir kişi) en üstün yeri almak, yönetim yerine gelmek.
(bir sorun) önem yönünden ilk sıraya gelmek, önem kazanmak.
yağlı güreşte, en baş derecede güreş tutuşmak, başpehlivanlık için yarışmak.
bir işte, en iyi sonucu sağlamak için çalışmak, yarışmada birinciliği elde etmek için uğraşmak.
özgür olmayan, bir işe bağlı bulunan.
nişanlı ya da evli.
önceden güçlüğünü düşünemediği ya da isteği dışında olarak, sıkıcı, üzücü, sıkıntı verici bir işle uğraşmak zorunda kalmak.
istemediği halde sıkıntılı bir duruma düşmek.
çevresi dönüyor, ayağının altında yer kayıyor duygusuyla kendini yitirir gibi olmak.
çok hareketli, yorucu durum karşısında düşünme gücü dağılarak olup biteni kavrayamaz duruma düşmek.
çok para ele geçirme ya da yüksek bir makama gelme nedeniyle şımarmak, dengesi bozulmak.
çok gözalıcı, görkemli bir şey karşısında şaşkınlığa uğramak.
yükseklerinde her zaman sis bulunan, yüksek yerlerini sis bürümüş (dağ).
içkili, sarhoş.
sevdalı, âşık.
yaraşık olmadığı bir şeyi elde ettiği için çok sevinip böbürlenmek.
pek uygun olmayan bir işi yapana, bunu yapmakla yüceldin, değil mi? ya da bunu yapmakla eline ne geçti? anlamında söylenir.
sağına soluna bakmayan, utangaç.
kendi halinde, uslu (kimse).
hiç hastalanmamış olmak.
yatağa yattığı halde uyuyamamış olmak.
kendini beğenmiş, burnu havada.
➽başı dimdik.
(birini) altına alıp dövmek.
yerde yapılacak bir işi çabucak bitirmek üzere oturup hemen ele almak.
(sofraya, yemeğe) büyük bir iştahla oturmak.
(bir kadının) zorla ırzına geçmek.
birini, istemediği bir duruma sürüklemek.
kendine, durup dururken can sıkıcı bir iş çıkarmak.
birinin yanından ayrılmayarak onu denetim altında tutmak.
birine, kendi işini yaptırmak için onun yanında ayakta durmak.
bir içeceği, içinde bulunduğu kabı yukarı kaldırarak sonun değin içmek.
birini ya da bir şeyi korumak için bir kimseyi onun bekçiliğine vermek.
başkasının istemediği şey ya da kimse, kendisinin üstüne kalmak.
çok yük olmak.
işini yaptırmak için birinin yanına gelmek.
(birinden bir şeyin) hesabını sormak.
başına giymek.
bir şeyi öfkeyle birinin başına vurmak.
(o şeyi) görevi altında bulundurmak.
(bir işin) yönetimini ele almak.
(bir işi) yapmaya başlamak.
(içtiği içki) ne yaptığını bilemez duruma düşürmek, sarhoş etmek.
(zararlı gaz, sıcak) başını ağrıtmak, hasta etmek.
(hasta vb. için) yanında durup gözetmek, bekçilik etmek, hizmetine koşmak.
(bir işin) iyi yapılmasını sağlamak için yapılırken orada bulunup denetlemek.
(genç için) sorumluluk, yükümlülük duygusundan uzak, zevk ve eğlenceye dalmak.
gerçekleşmesi olanaksız şeyler düşünerek zaman öldürmek.
bir yolunu bulup, zor bir işi yapmaktan kendini kurtarmak, işi başkasına yüklemek.
sürdürülmesi gereksiz bir ilişkiye son vermek.
bir kimseyi, bir yığın gereksiz, ilgisiz sözlerle sıkıp yormak.
bir iş, bir kimseyi tedirgin edip oldukça uğraştırmak.
(ağır hasta için) yanında bulunup hizmetini görmek.
(bir iş) yapılırken başında bulunmak.
birini, durup dururken, kötü sonuçlar doğuran bir işin içine itmek.
kendi kendisini, durup dururken, ağır sonuçlar ve sorumluluklar doğuran bir işe bulaştırmak.
onurunu korumak.
boyun eğmemek.
ortadan kaldırılmasını, yok edilmesini, öldürülmesini istemek.
yetkili bir yerde bulunup bir işe engel olan bir kimsenin işten alınmasını istemek.
bir işi aralıksız sürdürmek, yapmak.
(hasta) yataktan çıkacak hali olmamak.
bir karışıklıkta canını korumak.
geçimini sağlayacak bir duruma gelmek.
(ticari bir iş) zarar etmemek.
birini, ağır, dayanılmaz bir zarara uğratmak, çok güç bir duruma sokmak.
kendi kendini, pek de gerekli olmadığı halde, dayanılmaz bir zarara sokmak.
birinin güç bir duruma düşmesini ya da yetkisinden olmasını sağlamak.
birinin ölümüne neden olmak.
sonunu düşünmeyerek tehlikeye doğru yol almak.
hesapsız kitapsız davranmak, yaşamak.