Mate logo
Ana Sayfa
Uygulamalar
MacMac + SafariiOSiPhone + iPadChromeGoogle ChromeFirefoxMozilla FirefoxOperaOperaEdgeMicrosoft Edge
BlogYardım Merkeziİletişim
Uygulamalar

iPhone + iPad

Yardım Merkezi, sürüm notları, İndir

Mac + Safari

Yardım Merkezi, sürüm notları, İndir

Google Chrome

Yardım Merkezi, İndir

Mozilla Firefox

Yardım Merkezi, İndir

Opera

Yardım Merkezi, İndir

Microsoft Edge

Yardım Merkezi, İndir
Destek
İndirYardım MerkeziDesteklenen dillerPara iadesi isteŞifreyi yenileSeri kodunu yenileGizlilik politikası
İLETİŞİMDE KALIN
İletişimTwitterBlog
Site dili
ücretsiz hizmetler
Web çevirisiFiil çekimleriDer Die Das aramaUsage examplesWordsDefinitionIdioms
Mate logo
Ana Sayfa
Uygulamalar
MacMac + SafariiOSiPhone + iPadChromeGoogle ChromeFirefoxMozilla FirefoxOperaOperaEdgeMicrosoft Edge
BlogYardım Merkeziİletişim
Uygulamalar

iPhone + iPad

Yardım Merkezi, sürüm notları, İndir

Mac + Safari

Yardım Merkezi, sürüm notları, İndir

Google Chrome

Yardım Merkezi, İndir

Mozilla Firefox

Yardım Merkezi, İndir

Opera

Yardım Merkezi, İndir

Microsoft Edge

Yardım Merkezi, İndir
Destek
İndirYardım MerkeziDesteklenen dillerPara iadesi isteŞifreyi yenileSeri kodunu yenileGizlilik politikası
İLETİŞİMDE KALIN
İletişimTwitterBlog
Site dili
ücretsiz hizmetler
Web çevirisiFiil çekimleriDer Die Das aramaUsage examplesWordsDefinitionIdioms

Definition of "iç" in Türkçe

ad

  1. herhangi bir cismin, alanın, durumun sınırları içinde bulunan bir yer.

    • Top çizginin içindeydi
  2. oyuk olan ya da oyuk sayılabilen şeylerin boşluğu.

    • Bardağın içi suyla doluydu
  3. cisimlerin yüzeyleri arasında kalan, yüzeyin altındaki her nokta.

    • Ağacın içi çürümüş
  4. ten ile dış giysiler arası.

    • Çocuğun içine ne giydirdin?
  5. (toplu durumdaki) kimseler ya da nesneler arasında bulunan kimse ya da nesne.

    • Bunların içinde benim aradığım kitap yok
  6. kabuklu ya da dışı kabuk durumunda bulunan şeylerde kabuğun sardığı, kabuğun altında kalan bölüm.

    • Kuşlara biraz ekmek içi atın
  7. dolma, sarma gibi yiyecekler için pirinç, soğan, baharat vb.den oluşan karışım.

    • Biraz iç arttı, birkaç dolma daha yapalım
  8. mide, bağırsak, karın.

    • Çocuğun içi bulanmıştı
  9. akıl, gönül, istek gibi insanın ruhsal varlığıyla ilgili şeylerden herhangi biri, insanın ruh evreni.

    • İçindeki korku artmıştı
  10. bir ülkede, bir kentte, bir toplulukta olan ya da yapılan.

    • Aile içi kavgaya karışılmaz
  11. (somut kavramlarda) iki ya da ikiden daha çok olan şeylerde merkeze daha yakın olan.

    • İç odanın kapısı kapalı mıydı?
  12. insanın ruhsal varlığıyla, ruh evreniyle ilgili olan.

    • Onun iç evrenini de tanımak isterdim
  13. içle ilgili, içeride olan, ülke içinde yer alan.

    • İç olaylar sürdükçe rahat olunmaz
  14. insanda güzel duygular uyandıran, ruha, gönle ferahlık veren.

    • Bu iç açıcı görünümden bıkılır mı?
  15. iyi bir durumda olan, umut veren.

    • Size pek de iç açıcı olmayan haberlerim var
  16. bir ülke içinde dirlik düzenlik durumu.

  17. bir toplulukta kişiler arasındaki uzlaşma, uyum durumu.

  18. istek uyandırmak.

  19. huylandırmak.

  20. ülkenin içindeki ulaşım yolları.

    • Küçük uçaklar iç hatlarda çalıştırılacakmış
  21. yurtiçi iletişimi.

    • İç hatlar arızalı, telefonla görüşemedik
  22. birbirinin içine geçmiş bir durumda, birbirine çok yakın.

  • Salon tıkış tıkıştı, insanlar iç içeydi
  • biri ötekinin içinde olan ya da birine ötekinden geçilen.

    • Salonla odalar iç içeydi
  • (bir şeyi) midesi kabul etmemek, yerken midesi bulanmak.

  • beğenmediği için ya da sakıncalı bularak, bir işi yapmak istememek.

  • aşırı ölçüde açlık duyumsamak, çok acıkmak.

  • yenilen şey çok şekerli ya da çok yağlı olduğu için artık yiyemez olmak, midesi kaldırmamak.

  • midesi bulanarak kusmaktan çok rahatsız olmak, çok kusmak.

  • bindiği taşıtın kötü yolda çok sarsması yüzünden çok rahatsız olmak.

  • bir an uykusu ağır basıp dalıvermek, uyuyuvermek.

  • yaşlılıktan, zayıflıktan gücü azalmış olmak, isteği, ilgisi azalmak.

  • isteği, ilgisi azalması nedeniyle işe yaramaz olmak.

    • Bunlar genç ama içleri geçmiş doğrusu
  • içi sürmek, ishal olmak.

  • bir şeyi yapmayı, elde etmeyi aşırı ölçüde istemek.

    • Vitrinde gördüğü ayakkabı için içi gidiyordu ama parası yoktu
  • çok sevmek.

  • (acıklı bir durum karşısında) dayanamamak, çok üzülmek.

  • (bir şeyi) vicdanına sığdıramamak.

  • (bir şeyi) çekememek, kıskanmak.

  • midesi bulanmak, içi kalkmak.

  • taşkın bir ağlama isteği duyumsamak.

    • Eski günlerimi düşününce içim kabardı
  • coşku duymak, duygulanmak.

    • Güzellik karşısında içim kabarır
  • bunalmak, sıkılmak.

  • umutsuzluğa düşmek.

  • hiçbir şeyden tat almaz olmak, dünya zevklerine karşı isteği kalmamak.

  • çok üşümek.

  • (bir şeye) zarar gelecek duygusu içinde bulunarak ona çok özen göstermek.

  • (bir şey için) çok istek ve özlem duyumsamak.

  • çok susamak.

  • (acı verici bir olay nedeniyle) çok üzülmek.

  • içinde yitip gitmek, göze çarpmaz olmak.

  • (giysi için) çok büyük gelmek.

  • (bir yazıyı) sessiz bir biçimde, ses çıkarmadan, göz ile okumak.

  • ezberindeki bir şeyi, bir duayı, sessizce, aklından geçirerek yinelemek.

  • sesli olmayarak, içinden sövmek.

  • dertlerini, sıkıntılarını kimseye söylemeyerek içinde taşımak.

  • kendisine yapılan kötülüğe sesini çıkarmamakla birlikte, bunu hiç unutmamak.

  • içine almak.

    • Azgın ırmak onu içine çekmişti
  • solukla birlikte içine almak, solumak.

    • Soğuk havayı içine çekti
  • etkisi altına almak, çok etkilemek.

    • Tembellik içine işlemiş senin
  • çok dokunmak, çok etkilemek.

    • Ölümü içime işledi
  • çok etkilemek, çok üzmek.

  • çok ağır gelmek, ağırına gitmek.

    • Davranışı içime oturdu doğrusu
  • (bir işi, durumu) çok kötü bir biçime sokmak, düzelmez duruma getirmek.

  • (bir eşyayı vb.) kullanılamaz duruma getirmek, parçalamak, bozmak.

  • işe yaramaz duruma sokmak, bozmak.

  • bir tür sövgü olarak da kullanılır.

    • İçine tüküreyim böyle işin
  • (yiyecek için) çok yağlı ya da çok tatlı, şekerli olduğu için ağır gelmek, midesi rahatsız olmak.

  • (biri) çok konuşarak ya da iş yaparken çok ağır davranarak insanı usandırmak.

  • kızdığı birine ağzına geleni, gerekeni söyleyip öfkesini dindirmek, rahatlamak.

  • (birine) dertlerini, sıkıntılarını anlatıp rahatlamak.