Mate logo
Menú
Aplicaciones
MacMac + SafariiOSiPhone + iPadChromeGoogle ChromeFirefoxMozilla FirefoxOperaOperaEdgeMicrosoft Edge
BlogCentro de AyudaContacto
Aplicaciones

iPhone + iPad

Centro de Ayuda, notas de publicación, Descarga

Mac + Safari

Centro de Ayuda, notas de publicación, Descarga

Google Chrome

Centro de Ayuda, Descarga

Mozilla Firefox

Centro de Ayuda, Descarga

Opera

Centro de Ayuda, Descarga

Microsoft Edge

Centro de Ayuda, Descarga
Soporte
DescargaCentro de AyudaIdiomas compatiblesPedir un reembolsoRestablecer la contraseñaRestablecer los códigos de seriePolítica de privacidad
CONTACTO
ContactoTwitterBlog
Idioma del sitio
servicios gratuitos
Traductor webConjugador de verbosBuscador de artículos en alemánUsage examplesWordsDefinitionIdioms
Mate logo
Menú
Aplicaciones
MacMac + SafariiOSiPhone + iPadChromeGoogle ChromeFirefoxMozilla FirefoxOperaOperaEdgeMicrosoft Edge
BlogCentro de AyudaContacto
Aplicaciones

iPhone + iPad

Centro de Ayuda, notas de publicación, Descarga

Mac + Safari

Centro de Ayuda, notas de publicación, Descarga

Google Chrome

Centro de Ayuda, Descarga

Mozilla Firefox

Centro de Ayuda, Descarga

Opera

Centro de Ayuda, Descarga

Microsoft Edge

Centro de Ayuda, Descarga
Soporte
DescargaCentro de AyudaIdiomas compatiblesPedir un reembolsoRestablecer la contraseñaRestablecer los códigos de seriePolítica de privacidad
CONTACTO
ContactoTwitterBlog
Idioma del sitio
servicios gratuitos
Traductor webConjugador de verbosBuscador de artículos en alemánUsage examplesWordsDefinitionIdioms

Definition of "göz" in turco

ad

  1. görmeyi sağlayan organ.

  2. (kimi deyimlerde) görme ve bakma, bakış, inceleme vb.

    • Durum gözden kaçmadı. Bunu göz önüne alın. Onun gözü keskindir
  3. bakış, görüş.

    • Doğayı ozan gözüyle incelerdi
  4. iyi ya da kötü nitelikler, duygular, tutkular vb. anlatan bakış.

    • Ağlayan gözlerle bakıyordu
  5. boşluk, delik.

    • İğne gözü kadar bir deliği vardı
  6. suyun topraktan kaynadığı, çıktığı yer.

    • Irmağın gözüne doğru gidiyorduk
  7. dolap vb.de çekmecelerin her biri, çekmece.

    • Masanın gözlerini boşaltın
  8. içine öteberi konulan, girilen, bölümleri olan bir şeyin her bölmesi.

    • İki göz bir evi vardı. Heybenin gözleri doluydu
  9. terazi kefesi.

  10. kıskançlık ya da hayranlıkla bakıldığında bir şeye kötülük verdiğine inanılan bakış, uğursuzluk.

    • Onun gözünden korkarım
  11. ağacın tomurcuk veren yerlerinden her biri.

  12. kimi yaraların, özellikle çıbanların uç bölümü.

  13. gönül bağlantısı, ilgi, istek, arzu, sevgi.

    • Onun sende gözü var
  14. (satranç vb.de) bölüm.

  15. işlerin sıkılığı, yoğunluğu yüzünden başka bir şeyle ilgilenmeye zaman ve olanak bulamamak.

    • On gündür göz açamıyorum ki bir dişçiye gideyim
  16. (bir şeye) çok sık uğramak, (bir şey) sık sık başına gelmek.

    • Hastalıktan göz açamadı ki toparlansın
  17. (ışık) gözü kamaştırmak, gözü rahatsız etmek.

    • Karşıdan gelen otobüsün ışığı göz alıyordu
  18. güzelliğiyle gözleri üzerine çekmek, göz kamaştırmak.

  19. göz hastalıklarının sağaltımı için, göze ilaçlı suyla yapılan banyo.

  20. bir kadını, özellikle soyunurken, giyinirken vb. uzaktan, kaçamak seyretme.

  21. bir yazıyı derinlemesine incelemeksizin okumak.

    • Kitaba bir göz gezdirmek yetmez, okumalısın
  22. bir yeri, bir şeyi incelemeden bakıp geçmek ya da çabucak incelemek.

  23. apaçık bir biçimde, belli ve apaçık olarak, çok açık olduğu halde.

    • Onu göz göre göre hasta ettik
  24. herkesin gözleri önünde, herkes bakarken, görürken.

  • Göz göre göre adam kaçırılır mı?
  • üzerinde birçok delik, boşluk bulunan.

    • Peynir göz göz olmuş
  • oda oda.

    • Evini göz göz kiraya verdi
  • üzerinde birçok göz<sup>5</sup> oluşmak ya da bulunmak.

  • (yara) delik delik açılmak.

  • (ışık için) gözün kamaşmasına, bir süre göremez duruma gelmesine yol açan.

  • hayranlık uyandırıcı.

  • (güçlü ışık) kısa bir süre görüşü bulandırmak, gözü bir süre göremez duruma getirmek.

  • (güzellik, üstün başarı gibi bir nitelik) görenleri hayran bırakmak.

    • Buluşu göz kamaştırıyordu
  • hiç acımadan, acımasızca.

    • Eline geçse onu göz kırpmadan öldürebilirdi
  • hiç çekinmeden, hiç duraksamadan.

    • Onu iyi tanırım, göz kırpmadan yalan söyler
  • gözkapaklarını kapayıp açmak.

  • başkasına söylediklerinin doğru ya da geçerli olmadığını anlatmak için, benimsediği bir kimseye bakarak, herhangi bir gözünü kapayıp açmak.

  • korunması, gözetilmesi gereken bir kimseyi ya da şeyi görüp gözetmek, korumak, ona bakmak.

  • görme ve işitme yoluyla öğrenmeye, bilgi edinmeye çalışmak.

  • görme yeteneği.

  • ortaya çıkarmak için gözleri çok yoran iş, değerli iş, ince iş.

    • Bu örgülerin hepsi de göz nurudur
  • gözden yaş getirici.

    • Polis, olayda göz yaşartıcı bomba kullanmış
  • çok acıklı, çok duygulandıran, duygusal, duygulandırıcı.

    • Anneyle çocuğun durumu göz yaşartıcı bir görünüm oluşturmuştu
  • insana yılgınlık vermek.

  • birinin gözünü korkutmak, gözdağı vermek.

  • gece hiç uyumamak.

  • (bir kusuru, davranışı vb.) hoşgörüyle karşılamamak, iyi olmayan bir duruma olanak vermemek.

  • (bir şeyi) niteliğini anlamak için iyice incelemek, her yanına bakmak.

  • (bir durumu) ele almak, incelemek.

    • Senin davranışlarını gözden geçirmek zorunda kalacağız
  • (bir araç, aygıt, motor vb. için) çalışıp çalışmadığına bakmak ya da bakım yapmak.

    • Arabayı bir gözden geçirmek iyi olacak
  • görünüşü herkesi rahatsız etmek.

    • Bahçedeki çöp bidonu göze batıyordu
  • başkalarının çekemeyeceği bir düzeye erişmek, kıskançlığa yol açmak.

    • Onun göze batışı, işini güçleştirdi
  • açık, belirgin olmak.

  • var olmadığı halde varmış gibi görünmek.

  • ortalıkta dolaşmamak, ortaya çıkmamak, saklanmak.

  • kendisi var olduğu halde göz onu görememek.

  • (bir tehlike) karar verilen bir iş dolayısıyla hiçe sayılmak, önemsenmemek.

  • (bir şeye) aşırı bir istekle bakmak, gözlerini ondan alamamak.

  • göze getirmek, göz değdirmek.

    • Delikanlıyı gözle yediler, öldü gitti
  • uyanmak.

  • iyi ya da kötüyü, kendisine yarayanı ya da yaramayanı ayırt edecek deneyime erişmek, gözü açılmak.

  • gözleri yaşararak çevreyi bulanık görmek.

  • duygulanarak gözleri yaşarmak.

    • Dostunu görünce gözleri buğulanmıştı
  • aşırı ateş dolayısıyla ya da can çekişirken, gözlerin renkli bölümü kapakların altında kalarak görünmemek, gözler arkaya gitmek.

  • aşırı bir istek ya da kızgınlık dolayısıyla saldıracak durumda olmak.

    • Gözleri dönen adam kadına saldırmış
  • zekice ve şeytanca, çapkınca bakmak.

  • çok zeki olduğu gözlerinden belli olmak.

  • çok uykusu gelmesi nedeniyle gözkapakları gevşeyip birbirine yaklaşmak.

  • ölmek.

  • açlık, baş dönmesi, aşırı yorgunluk gibi nedenlerle iyi göremez olmak.

  • aşırı bir istek ya da kızgınlık dolayısıyla saldıracak durumda olmak.

    • Gözleri kararan adam ortalığı kana boyadı
  • gözleri sulanmak.

  • çok duygulandırıcı bir olay, durum nedeniyle gözlerinden yaş gelmek, çok duygulanmak.

  • aşırı ölçüde kızmak, çok öfkelenmek.

  • yüzüne yediği tokatla gözlerinde şimşekler oluşmuş gibi olmak.

  • önceden göremediği bir şeyi gözü ortama uyunca görür olmak.

    • Karanlığa gözü alışınca karaltıları seçmeye başladı
  • (bir şeyi) yadırgamaz olmak.

    • Mini eteğe herkesin gözü alışmıştı
  • bir işi yapacak, becerecek gücü ve yeteneği kendisinde bulamamak, gözü yememek.

  • görünüşü kendisine güven vermemek, görünüşünü beğenmemek, gözü tutmamak.

  • çevresinde olan biteni ayrımsamayan, aymaz.

  • inceleyip, sorup anlamaksızın.

  • evine, eşine bağlı olmayıp başkalarıyla ilişki kuran.

  • çalıştığı yeri, işi bırakıp başka yere geçmeyi kollayan.

  • görmez olmak.

  • belli bir şeyden başkasıyla ilgilenmez olmak.

  • öfke sonucu en kötü şeyleri yapacak duruma gelmek.

    • Kızdı mı dost düşman gözü görmez
  • kendini çok önem verdiği bir işe bağlayıp başka hiçbir şeyle ilgilenmez, uğraşmaz olmak.

  • öfke sonucu, en kötü şeyleri yapacak duruma gelmek.

  • çok isteyip de elde edemediği bir şeye karşı isteği sürmek.

  • elde edemediği bir şeyi kıskanmak.

  • güçlü ışık dolayısıyla bakamamak.

  • güzellik, görkem vb. dolayısıyla büyülenmek, hayran olmak.

  • çevresinde olan biteni ayrımsamayan, aymaz, gözü bağlı.

    • Bulmuşlar gözü kapalı birini, oynatıyorlar
  • hiç duraksamadan, düşünmeksizin.

    • Kendini tehlikeye gözü kapalı atar
  • kolaylıkla, kolayca.

    • Ben bunu gözü kapalı yaparım
  • başı dönerek hafif baygınlık geçirmek.

  • aşırı bir isteğin etkisiyle ya da umutsuzluk, kızgınlık gibi bir nedenle ne yaptığını bilmez bir duruma gelmek.

  • gözleri ara sıra şaşılaşmak, şaşı gibi görünmek.

  • bir şeye, elinde olmayarak, ayrımsamaksızın bakmak.

  • çok iyi gören, özellikle uzakları görebilen.

  • çok kişinin göremediği incelikleri görebilen.

  • (bir şeyi) yapabilmek için kendisinde güç ve yeterlik bulmak, yapabileceğine inanmak.

    • Bunu başaracağımı gözüm kesince, işe girdim
  • (birini) verilecek işi yapabilecek yeterlikte ve güçte bulmak.

    • Adamı gözüm kesmişti, işi ona verdim
  • yerin dibine geçsin, istemiyorum, vazgeçtim.

    • Paranın gözü kör olsun, vermezsen verme
  • çok gerekli ama ne yapmalı ki elde yok, ele geçmiyor.

    • Paranın gözü kör olsun, çalış çabala dur, değişen bir şey yok
  • yerin dibine geçsin, Tanrı belasını versin.

    • Yoksulluğun gözü kör olsun, herkese boyun eğdiriyor
  • gözü kör olmak.

  • ölmek.

  • bir şeyi bir kez daha yapmaya korkmak, yineleme gücü olmamak.

  • birinden, bir şeyden korkmak.

    • Benden gözü yıldığı için buralara gelemez
  • (kimse için) onu görmek istemiyorum, bana görünmesin, ortalıkta dolaşmasın, defolup gitsin.

  • (bir şey için) onu görmeye dayanamıyorun, onu benden uzaklaştırın, atın.

  • (bir kimseyi) onda olmayan nitelikleri varsayarak, bir kimsenin önemini, değerini çok abartmak.

    • Adamı gözümüzde büyütmüşüz, oysa pek bir yeteneği yokmuş
  • (bir şeyi) önemli, değerli görmek ya da güç yapılır bulmak.

    • Bu işi gözünde büyütürsen başaramazsın
  • söz konusu şeye sahip olma tutkusu içinde bulunmamak.

    • Ozanlık gözümde yok ki, iş olsun diye şiir yazıyorum
  • bir üzüntü ya da herhangi bir güç durum nedeniyle o şeye değer verecek durumda bulunmamak.

    • İnsan acı içindeyken hiçbir şey gözünde olmaz
  • her şeyi göze alacak denli kızmış olmak.

  • kendi durumu, derdi dolayısıyla hiçbir şeye değer vermemek, dünyadan bezerek her şeyden vazgeçmek.

  • karasu hastalığı dolayısıyla gözü görmez olmak.

  • gelmesini çok istediği birinin ya da şeyin uzun süre yolunu gözlemek.

  • bir işi başarabileceğini, yapabileceğini gözü kesmek, yapabileceği inancına ulaşmak.

  • beğenisine uygun bulduğu bir şeyi ele geçirmeyi tasarlamak.

  • bir kimsenin görmek istemediği ya da göremediği, bulamadığı bir şeyi ona sert bir tavırla göstermek.

  • çaba harcayarak, bir kimseyi büyüğünün beğenmesini sağlamak.

    • Adam, çobanı muhtarın gözüne sokmak için diller döküyordu
  • bilgiler vererek görüşünü değiştirmesini sağlamak ya da bir konuda uyarmak.

  • bir durumla ilk kez karşılaştırmak.

  • cinsel ilişkiye alıştırmak.

    • Kadın, oğlanın gözünü açmıştı ama sevilmediğini biliyordu
  • o yere gelinceye değin uyumuş olmak.

    • Trende uyumuşum, gözümü Tuzla’da açtım
  • baygınken ya da herhangi bir nedenle kendini bilmez durumdayken, çevreyi tanımaya başlamak.

    • Lokantada olduğumuzu anımsıyorum, sonra gözümü evde açtım
  • en kötü biçimde yapmak.

    • Yaptın ama gözünü çıkardın
  • beceriksizce davranmak, zarara uğratmak.

  • iyisi varken kötüsünü seçmek.

  • ona sürekli olarak bakıp durmak.

  • onu ele geçirmeyi tasarlamak.

  • aşırı istekleri olmak.

    • Durmadan çalışıyordu, gözünü hırs bürümüştü, en iyisine ulaşacaktı
  • aşırı ölçüde öfkelenmek.

    • Çocuk, kendini yerlere atıyordu, gözünü hırs bürümüştü, ille de istiyordu
  • görmezlikten gelmek, görmemiş gibi davranmak.

  • hoş görmek.

  • ölmek.

  • (sıfat olarak) çok sevdiğim.

    • Gözünü sevdiğim yurdum, senin eşin yoktur!
  • (seslenme sözü olarak) sevgili dostum.

  • her bakımdan korumak, üzerinde titremek.

  • buyruğunu yerine getirmeye her an hazır olmak.

  • bir isteğinin gerçekleşmesi için birine gözleriyle yalvarmak.

  • (bir şey) sürekli denetimi altında bulunmak.

  • olduğu gibi anımsamak, hiçbir ayrıntısını unutmamış olmak.