Mate logo
Menú
Aplicaciones
MacMac + SafariiOSiPhone + iPadChromeGoogle ChromeFirefoxMozilla FirefoxOperaOperaEdgeMicrosoft Edge
BlogCentro de AyudaContacto
Aplicaciones

iPhone + iPad

Centro de Ayuda, notas de publicación, Descarga

Mac + Safari

Centro de Ayuda, notas de publicación, Descarga

Google Chrome

Centro de Ayuda, Descarga

Mozilla Firefox

Centro de Ayuda, Descarga

Opera

Centro de Ayuda, Descarga

Microsoft Edge

Centro de Ayuda, Descarga
Soporte
DescargaCentro de AyudaIdiomas compatiblesPedir un reembolsoRestablecer la contraseñaRestablecer los códigos de seriePolítica de privacidad
CONTACTO
ContactoTwitterBlog
Idioma del sitio
servicios gratuitos
Traductor webConjugador de verbosBuscador de artículos en alemánUsage examplesWordsDefinitionIdioms
Mate logo
Menú
Aplicaciones
MacMac + SafariiOSiPhone + iPadChromeGoogle ChromeFirefoxMozilla FirefoxOperaOperaEdgeMicrosoft Edge
BlogCentro de AyudaContacto
Aplicaciones

iPhone + iPad

Centro de Ayuda, notas de publicación, Descarga

Mac + Safari

Centro de Ayuda, notas de publicación, Descarga

Google Chrome

Centro de Ayuda, Descarga

Mozilla Firefox

Centro de Ayuda, Descarga

Opera

Centro de Ayuda, Descarga

Microsoft Edge

Centro de Ayuda, Descarga
Soporte
DescargaCentro de AyudaIdiomas compatiblesPedir un reembolsoRestablecer la contraseñaRestablecer los códigos de seriePolítica de privacidad
CONTACTO
ContactoTwitterBlog
Idioma del sitio
servicios gratuitos
Traductor webConjugador de verbosBuscador de artículos en alemánUsage examplesWordsDefinitionIdioms

Definition of "yer" in turco

ad

  1. üzerinde gezinilen, ayakla basılan taban.

    • Yerde halı vardı
  2. toprak.

    • Çorak yerde ekin olmaz
  3. ekime ya da üzerine yapı kurulmaya elverişli toprak parçası, tarla, arazi, arsa.

    • Köyde beş on dönüm bir yerimiz vardı, sattık
  4. ➽Yer.

  5. bir nesnenin, bir kimsenin kapladığı ya da kaplayabileceği boşluk.

    • Dolap, ayırdığımız yere sığmadı
  6. bulunulan, yaşanılan, oturulan kent, kasaba, köy gibi yerleşim alanı.

    • Bu yerlerde durulmaz
  7. bir cismin bulunduğu, durduğu nokta ya da yüzey parçası.

    • Gökbilimciler yıldızların yerini bilir
  8. konum.

    • Bu masanın yerini beğenmedim
  9. bölge, ülke.

    • Özgürlük olmayan yerde yaşamak güçtür
  10. görev, makam.

    • Onu yerinden etmek istemedik
  11. herhangi bir şeye, bir işe ayrılmış bölüm ya da alan.

    • Ona bavulda yer kalmadı
  12. önem, değer.

    • Toplumda eğitimin, öğrenimin yeri başkadır
  13. iz.

    • Taştaki kurşun yeri belliydi
  14. sinema, tiyatro, lokanta gibi kuruluşlarda ya da taşıtlarda oturulacak koltuk, sandalye.

    • Arabada yer yoktu
  15. evde ya da otel, motel gibi kuruluşlarda kalınacak oda, yatılacak yatak.

    • Yerimiz olsa sizi konuk ederdik
  16. bir olayın geçtiği ya da geçeceği alan.

    • Toplantının yeri belirtilmemiş
  17. durum.

    • Onun yerinde olmak istemezdim
  18. sık oturulan bir yerde, bir kimseye oturması için, sıklığı aralayarak yer vermek.

  19. sıklığı biraz seyrelterek bir başka şeye de yer hazırlamak.

    • Bavulda yer açıp birkaç da kitap aldım
  20. olanak vermek, yer bırakmak.

    • Bu işte gençlere de yer açmak gerekmez mi?
  21. ayrılan yerde durmak.

    • Oyun için herkes yerini alsın!
  22. geçmek, gerçekleşmek, olmak.

    • O gün orada yer alan olayları görmeliydiniz
  23. (bir yerde) yeri olmak, bulunmak.

  • Yer, uzayda yer almıştır
  • bir işi hazırlayanlar arasında bulunmak.

    • Bu olayda onun da yer aldığı belli olmuştu
  • adı bir yerde bulunmak.

    • Oyuncular listesinde o da yer almış
  • oturulacak yer sağlamak.

    • Otobüslerde iş çıkışı saatlerinde yer bulmak zor
  • (bir kimse) bir işe, görev yapacağı bir yere yerleşmek.

    • Fabrikada yer bulup çalışmaya başladı
  • yerleşip kalmak, iyice yerleşmek.

  • iz bırakmak.

    • Aklımda yer eden ilk olay, kasabada çıkan yangındı
  • (bir şey) önemli bir alan, bir oylum kaplamak.

    • Buzdolabı mutfakta yer tutmaktaydı
  • (bir kimse) bir yerin kendine özgülenmesini, ayrılmasını sağlamak.

    • Kampta önceden yer tutmak gerekmişti
  • (bir şey) önemi olmak, değer verilmek, önemli sayılmak.

    • Sanat, toplum yaşamında yer tutar
  • yer almasına olanak tanımak, yer almasını sağlamak.

    • Şiirine dergide yer vermişlerdi
  • kendi yerini başkasına bırakmak.

    • Delikanlı, babasına yer vermek için kalkmıştı
  • bir olaya yol açmak, olanak tanımak.

    • Boş tartışmalara yer vermek istememişti
  • görevlendirmek.

    • Ona kurulda yer vermek istememişlerdi
  • önemli saymak, saygı göstermek.

    • Ona gönlümüzde yer verdik
  • (yitirilen bir şey) arandığı halde bir türlü bulunamamak.

  • utancından yerin dibine geçmek, çok utanmak.

  • bir iş çok gürültüyle ve telaşla yapılmak.

  • bir olay toplumda büyük bir tedirginlik yaratmak.

  • alıcı bulmak, ilgi görmek.

    • Altın yerde kalmaz
  • değer verilmek, karşılık bulmak.

    • İyilik yerde kalmaz
  • çok kısa boylu (kimse).

  • nereden geldiği, nasıl ortaya çıktığı belirsiz, türedi (kimse).

  • (bir şeyi) çok hırpalamak, hor kullanmak.

  • türlü yönlerden saldırarak, çok hırpalayarak, bir kimseyi acınacak duruma sokmak.

  • yok olmak.

  • pek çok utanmak.

  • sırtını yere getirmek, alt etmek.

  • kötü bir duruma sokmak.

  • vurup öldürmek.

  • her yeri denetimine almak.

    • Eşkıya yeri göğü tutmuştu, herkes korku içindeydi
  • (bağırış) her yere ulaşmak, çok yükses sesle bağırmak, haykırmak.

    • Hastanın iniltisi yeri göğü tutmuştu
  • bir şey için ayrılmış bulunmak.

    • Elimde birkaç kuruş var ama onun da yeri var, sana veremem
  • uygun olmak.

    • Bu konuda ne desen yeri var
  • uygun zamanı, sırası olmak.

    • Her şeyin bir yeri var
  • önemi, değeri, saygınlığı olmak.

    • Onun yanımızda iyi bir yeri vardır
  • utancından saklanacak yer aramak, pek çok utanmak.

  • görünmez olmak, yitmek.

    • Kalem yerin dibine geçti herhalde, bulamıyorum
  • içi içine sığmamak, sürekli kıpırdamak, çok coşkulu olmak.

  • bir eyleme geçmek, bir şey yapmak için sabırsızlanmak.

  • başka yere gitmemek.

  • (makam, aşama için) değişmemek.

    • Çok uğraştılar gitmesi için ama kaymakam yerinde kaldı
  • yürür gibi yaparak hep aynı yerde, sürekli olarak ayağın birini kaldırıp birini basmak.

  • bulunduğu yerden, durumdan daha ileriye gidememek, hiç değişmemek, gelişmemek, ilerlememek.

  • (bir şey) fırlayıp çıkmak.

    • Yay yerinden fırladı
  • (bir kimse) oturduğu yerden hızla ayağa kalkmak.

  • (çivi, diş gibi bir şey) sallanır duruma gelmek, gevşemek.

  • bulunduğu yerden ayrılmak.

    • İnsan yerinden oynarsa üzülmez mi?
  • karışık, gürültülü, telaşlı ya da coşkulu bir zaman yaşamak.

    • O günlerde millet yerinden oynamıştı
  • (biri) işinden, görevinden ayrılan birinin yerini almak.

  • (bir şey) bulunmayan bir şeyin yerine kullanılabilmek.

  • gerçekleşmek, olmak, yapılmak.

    • Bütün dilekleri yerine gelmişti
  • eski durumuna dönmek.

    • Birkaç günde sağlığı yerine geldi
  • yerine gelmesini sağlamak, gereğini yapmak, gerçekleştirmek, uygulamak.

    • Dileğini yerine getirmek isterdim
  • eski durumuna döndürmek.

  • (birini) ... gibi görmek, ona... gözüyle bakmak, onu... saymak.

    • Bizi enayi yerine koymak sana mı kaldı?
  • (bir şeyi) elden çıkan, yitirilen bir şeyin benzerini ya da eşini sağlamak.

    • Giden eşyayı yerine koymak artık güçleşti
  • gerektiğince, iyice, sağlamca yerleşmek.

  • (bir düşünce, bir durum vb.) artık iyice benimsenmiş olmak, yaygın duruma gelip yerleşmek.

  • kendisine ayrılmış olan yere gelip durmak ya da oturmak.

    • Takımlar yerlerini aldı
  • yerine geçmek.

    • Onun yerini almak isteyen çoktu
  • yerine gelmek.

    • Hak yerini buldu
  • kendine yakışan görevi, makamı, durumu yakalamak.

    • Artık yerini buldu, ayrılmaz
  • (bir şey) gönderildiği yere, kimseye ulaşmak.

    • Mektup şimdiye yerini bulmuştur
  • bulunduğu görevin gerektirdiği başarıyı göstermek, görevinde başarılı olmak.

  • (bir göreve yeni gelen kimse) kendisinden önceki kimse kadar başarılı olmak.

  • ayrılan birinin işini yapabilme becerisini göstermek.

  • bulunmayan bir nesnenin işlevini görebilmek, onun yerini almak.